Yalancı cennet
Aklımıza hiç gelmezdi, bir gün
en korktuğumuz insanlara acıyarak bakacağımız. Oysa ne çok korkutmuşlardı bizi…
Geceleri kâbuslarımız gündüzleri panik atak sebeplerimizdi onlar. Adlarını
duyunca tüylerimiz diken diken olur, kalbimizin ritmi 180’i bulurdu. Telefon
her çaldığında içimizde bir duvar daha yükselirdi ve biz yine o duvarın ardına
saklanırdık. Kaygılarla geçti yıllarımız. Korku büyüdükçe büyüdü hayatımızda.
Bizi korkutan insanların insan olduklarını unuttuk ve canavarlaştılar
zihinlerimizde. Uzun zamanlar boyunca narkozla uyutulduktan sonra bir gün
aniden uyandık. Bu uyanış beklediğimiz bir şey değildi, çünkü uyuduğumuzun
farkında değildik. Görmeye başladık hayatlarımıza yerleşen
senaristleri, yönetmenleri ve aktörleri. Korkuyla geçen onca
yıldan sonra özgürlüğün nefesiyle kendimize geldik. Zaman yine akıp gitmeye
devam ederken tüm parçalar zihinlerde yerine oturdu ve büyük fotoğrafı görmeyi
başardık. Bu başarı yükseltti bizi, acımızı dindirdi, yönümüzü umuda çevirdi.
Bir ömür boyunca patikada
yürürken yıpranmış ayaklarımızla artık asfalt yoldaydık. Bu yol daha konforlu
ve daha güvenliydi. Bu yüzden kendimizi korumak için gardımızı yükseltmekten
vazgeçip güvenebilme ihtimalini düşünmeye başladık. Güven duygusu içimize
yayıldıkça sevginin kokusunu arar olduk. Güvenmek, kendini iyi hissetmek,
sevmek ve sevilmek heyecanıyla doldu taştı ruhumuz. Yabancısı olduğumuz bu yeni
duyguları öğrenmeye çalışırken iyileşmeye başladı yaralarımız.
Pek bir önemi kalmadı geçmişte
yaşananların; senaristlerin, yönetmenlerin, aktörlerin. Anılardan gelen
mesajları rehber edindik. Dedik ki ya Rabbi, hiçbir şey boşuna yaşanmadı.
Bazıları cehenneme koşarak gitmeyi seçti bazıları da sürünerek de olsa cennet
kapısını görmeyi.
Bir ferahlık kapladı içimizi
ve ilk kez tüm renkleriyle göründü dünya gözümüze. Belki öze dönmenin huzuru
kapladı yüreklerimizi. Başka insanlarla tanıştık. Yaraları vardı yaralarımıza
benzeyen. Belki de bu eşleşme yüzünden çok sevdik onları. Evrende yalnız
olmadığımızı anladık. Kötüler kadar kalabalık değildi iyiler ama güçlüydüler.
Bunu anlayınca bazı anılar yok hükmünde yer aldı. Toza, dumana, havaya karışıp gittiler.
Evrenin
kuruluş amacını, dünyanın tekdüzeliğini, kaderin şifrelerini çözdük derken
başka bir evren bir anda gündem oldu: Metaverse. Sanal evren olarak tanımlanan
Metaverse evreninde insanlar, hiçbir fiziksel çaba harcamadan sanal gerçeklik
cihazları sayesinde tamamen zihinsel olarak sanal
dünyada yaşıyorlar. Facebook en önemli Metaverse yatırımcılarından biri ve
Microsoft gibi önemli yazılım şirketleriyle işbirliği içinde. Gözlüklerinizi takıyorsunuz ve idealize ettiğiniz
dünyada yaşamaya başlıyorsunuz. Bu dünyada Sokrat’la konuşmak da mümkün arazi
almak da. Size her istediğinizi sunan ve bunun karşılığında elbette paranızı götüren ütopik bir dünya.
Metaverse
pek çok insanı korkutuyor. Sanal dünyanın gerçek dünyanın önüne geçme ihtimali
sürekli kafaları karıştırıyor. İnternette oynarken ölen çocuklar gibi
gözlüklerle yaşamayı seçen insanların da nefes alan ölü beyinlere dönüşmesinin
söz konusu olduğu söyleniyor. Hepsi bu dünyayı “gerçek”
zannedenlerin kurgusu. İnsanoğlu onlarca yıl yaşadığı hayatı, onlarca yıl sonra gerçekten anlamlandırabiliyorken Metaverse, geldiği hızla gider. Şirin görünse de rüyalar, insanlar gerçeklerle yaşar ve bundan hoşlanır.
İlginizi çekiyorsa gözlüklerinizi takın ve yeni hayatın tadına bakın. Çok kısa bir süre sonra bundan da sıkılacağınızı garanti ederim. Dünya, Mars, Metaverse, Marvel… ne fark eder, zaten hepsi sanal ve geçici değil mi?
Yorumlar
Yorum Gönder